hopdiridiridattiridittiridom hoşgeldiniz diiiiiyom! - Blogcu



BENİ KÖR KUYULARDA VİZYONSUZ BIRAKTIN ÖROVİZYON



              Aradan günler geçmesine rağmen hala etkisinden kurtulamadığım için yazmayı uygun buldum. Belki yazarsam ruhum biraz olsun huzur bulabilir.

Dünya iyice cozuttu arkadaşlar.  "Bizimle dalga mı geçildi?" yoksa "Bu insanlar ciddi miydi?" Açıkçası hala şüphe içindeyim. Ama son zamanlarda hiç bu kadar gülmemiştim valla.

          Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da bu yıl 53.'sü yapılan Örovizyon şarkı yarışmasından bahsediyorum. Artık Örovizyon'a şarkı yarışması demeye bin şahit ister gerçi. Birbirinden kötü şarkılar, oyların politikliği, Televoting denilen "Al takke ver külah" sistemi yüzünden de değil üstelik. Onları geçtik artık! Herşey inanılmaz absürdleşmiş.(Evet deminden beri aradığım kelime bu galiba!)

            Bu Örovizyon da bizlere gösterdi ki; sevgili yaşlı kıtamız, "Şov bizinıs" olayını henüz kavrayamamış. Sahnede korsan kılığında dans edip "Hi hi hi ho ho ho"diye bağıranları mı istersin, çamaşır asıp örgü örenleri mi, buz pateni yapanları mı, kendine hayrı olmayan bastonlu yetmiş beşlik dedelerden medet umanları mı, melek kanadı takıp erotik şov yapanları mı... Hangi birini sayalım? Yarışmayı izledikten sonra Burhan Altıntop'un tabiriyle "Bu ne ya?" diyerek iki dudağımı büzüp "Amaaan pırtt" yaptım. O derece yani anlayın!
Böylesi bir ortamda Türkiye'nin "Deli" adlı şarkısıyla 7. olabilmesi de ayrı bir şaşkınlık konusudur.
          Özetle Cumartesi gecesi Örovizyon'u izlemediyseniz çok şey kaçırdınız çok! Anlatmakla da olmuyor ki yaşamak lazımdı. İnternetten bulduğum resimlerle size meramımı biraz olsun dile getirmeye çalışayım.




İşte birinci! Yarışmadan sonra bu çocuk hakkında envai çeşit söylenti çıktı. Yok gaymiş, yok porno yıldızıymış falan. Meyve veren ağacı Rusya'da bile taşlıyorlar anlaşılan. 

Pek ahım şahım bir şarkı değildi aslında. Şarkıdan çok arka fonda buz pateni yapan Yevgeni Plushenko abimize puan verilmiş olabilir. Olimpiyat şampiyonu ne de olsa! 
Hala şarkıyla buz pateni arasındaki bağı kurabilmiş değilim gerçi. Belli ki Ruslar buz pateninde ne denli iyi olduklarını dosta düşmana göstermeye çalıştılar. Niyeyse artık?!

Bence bu şov, bundan sonraki Örovizyonlar için hiç iyi olmadı. Diğer ülkeler için emsal teşkil edebileceğini düşündükçe tüylerim diken diken oluyor zaten. Özellikle bizim açımızdan nahoş sonuçlar doğar. Çünkü ata sporumuz güreş. Kısacası bizi mecbur bırakmasınlar lütfen!





Yunanistan, Ukrayna, Ermenistan! Zaten sıralamada da aynen bu şekilde yer aldılar. Bu hatunların aynı ekolün temsilcileri olduğunu düşünüyorum. (Bu ne ekolüyse artık! Yarı çıplak bir kıyafet, arkaya erkek dansçılar, dımtıs dımtıs bir pop şarkısı) Bu üçünün arasına karbon kağıdı konulsaydı keşke. Hem masraflar azalır hem de süreden kazanılırdı.
Babam -Ki sanata ve sanatçıya son derece saygılı bir insandır- bile şarkılarını sonuna kadar büyük bir sabırla dinledikten sonra "Bunlar hep aynı şarkıyı mı söylüyor yahu?" diyerek tepki gösterdi.
Ayrıca biraz nazlı ve kaprisli gibiydiler. Bütün gece o zavallı erkek dansçılar,  bu hatunları
omuzlarında bir oraya bir buraya taşıyıp durdu. Gene de yaranamadılar. Kızcağızlar ince de giyinmişlerdi.Açık havada alttan rüzgarı yiyince üşütmemişlerdir inşallah.(Bak yine de kıyamıyorum)  
 

 

Bu Boşnak Allah için çok uğraştı ve takdirimi kazandı. Mizansen de fena değildi. Belli ki üzerinde bayaaa bir düşünülmüş.

Balon etek giymiş pilli bebeğe benzeyen şirin bir kız, üstte görülen çamaşırları astıktan sonra düzeneği ters çevirdi. Veee kocaman harflerle yazılmış bir "LOVE" kelimesi ortaya çıktı.

Arkada yanılmıyorsam 4 tane gelin vardı. Onlar da niyeyse örgü örüyorlardı. Bu durum beni derin düşüncelere gark etti. Artık bu çocuk, o gelinlerden en hamaratını mı seçecekti yoksa o pilli bebeğe benzeyen kıza mı yanıktı? Bilinmez ama şarkının adam olabilitesi yoktu.  

 

 

Bu Fransız'a biraz Fransız kaldım. Bu yıl Fransızlar herkesler anlasın diye İngilizce şarkıyla katılmışlar. Ama Fransızca söyleyince daha bir anlaşılır oluyorlardı sanki.

Kafamda gene bir yığın soru işareti oluştu. Bu adam neden elinde bir dünya maketiyle sahneye geldi? Elektrikli araba ne ayaktı? Kadın vokalistler de dahil neden herkesin yüzü gözü kıldan tüyden görünmez bir haldeydi?

Onu bunu bilmem ama kadınlara sakal ve bıyık yakışmıyor. En azından kadın vokallerin lazer epilasyon yaptırtıp hamama gitmelerini öneriyorum.



Letonya'nın şarkısı, nakaratı fazla akılda kalıcı olması hasebiyle sinir bozucuydu. Koreografi ise akıllarda hiçbir soruya yer bırakmayan cinstendi. Onlar korsandı. Ve bunu öyle gözümüze gözümüze soktular ki gerçek hayatta da korsanlık mesleğini icra ettiklerini düşünmeye başladım. Keşke işi biraz hayal gücümüze bıraksalardı!


 

İşte bu da benim favorim İspanya! Karşınızda Rodolfo Chikilicuatre ve El Çiki Çiki! Bence bu şarkı ve şov, Örovizyon'un erişebileceği en yüksek mertebedir.  Yani en azından biz Ajdar'ı yollayana kadar!


Bizden başka bu Örovizyon'u ciddiye alan kalmamış gibi! Ne dersiniz?


Yorum (3) Yorum yaz!

ÇALIŞAN DEMİR DEPRESYONA GİRMEZ

Dünyada insanın sıkılmaması için o kadar çok şey tasarlanmış ki...Gezilecek yer, okunacak kitap, dinlenecek veya söylenecek şarkı, izlenecek film-dizi, yazılacak yazı, çizilecek resim, doldurulacak form, dikilecek fidan, edilecek dans, yapılacak yemek, dokunacak kilim, örülecek kazak, bitirilecek ödev... Ama bütün bunların arasında da sıkılmayı başarabiliyoruz(m)
Herkese ömründe bir kez "Kal" gelmiştir.Herkes yolunu kaybettiğini sanarak dünyaya niçin geldiğini sorgulamıştır. Kadere isyan değildir, ne yapacağını bilememe halidir bu. Hepimizin bunaldığı anlar olmuştur. Bazen geçici, bazen kalıcı... Ya da bana öyle geliyor olabilir. Yeryüzünde hala "depresyon" denen ucubenin etkisi altına girmeyenler de vardır belki.
Hiç dünyaya sığamadığınızı hissettiniz mi? Ya da dünya yıkılmış altında kalmışsınız gibi? Bütün panik atak ve depresyon testlerini çözecek gücü kendinizde bulduğunuz halde kolunuzu kaldırmaya bile mecaliniz olmadığını düşündünüz mü? Diğer insanların ne yokluklarla yaşadığını, başlarından ne tür felaketler geçtiğini dinleyip "Seninki de sorun mu?Sana rahat batıyor galiba" serzenişleri arasında gene somurtmaya devam ettiğiniz oldu mu? Kafayı yemeye başladığınızı sandınız mı?
Gerçekten ortada somut hiçbirşey yokken bunalıma girmek insana çok koyuyor. Derdin olduğunda en azından bahanen var. Böylesi ise herkesin nezdinde utanılacak bir durum...

AHŞAP BOYAMAYA NASIL KARAR VERİLİR?

Bence bunalımların nedeni; insanın bir meşgalesinin olmaması. Belki de çıkış yolumuz bir hobi edinmektir. Ne de olsa sürekli beyni meşgul olan bir insanın depresyona girmeye vakti kalmaz! Google'a "hobi" yazınca yüzlerce seçenek karşımıza çıkıyor olsa da yeteneksizler için aslında seçenekler çok da fazla değil. Bu bağlamda ülkemiz insanının yaman çelişkisi, küçük yaştan itibaren yeteneklerinin keşfedilememesi ve azıcık varsa da öldürülmesi. Küçükken eline tarağı alıp şarkı mırıldanmaya başlayanların kaçı Sezen Aksu olabildi ki? Ya da dans edenlerin kaçı bugün Anadolu Ateşi'nin dansçısı? Çoğumuz zaten potansiyelimizin farkında değiliz. Maalesef belki de hiçbir zaman farkına varamayacağız.
Cesaret ve kendini bilmez bir özgüven, her Türk insanının damarlarındaki asil kanda mevcuttur. Ama ha deyince de olmuyor. Kimse günün birinde uyanıp "Bugün hava pek bir ebruli. Ebru kursuna mı yazılsam acaba?", "Parkeler pek bir çizilip yıpranmış. Ahşap boyama kursuna mı gitsem? Boyama işini bedavaya getirip bir taşla iki kuş vururum" diye düşünmez heralde. (Peki ben düşündüm kabul) Yine de değişik alanlarda kendimizi denemekten vazgeçmeyelim. Picasso olamayız tabi ama bir Bob Ross (Eskiden TRT 2'de acayip güzel manzara resimleri yapan bonus kafalı adam) olmak atla deve midir acaba? Mozart'ın yakınından bile geçemeyiz lakin kötü bir sese ve çatlak bir beyine sahip olan herkes pekala bir Ajdar olabilir. Yine de daha az zararlı aktiviteler seçmek taraftarıyım.
Gerçeklerin acımasız farkındalığına varanlar yetenekleri veya bütçeleri doğrultusunda bir hobi ediniyor. Kendini bilmek de bir erdemdir sonuçta. Mesela nişanlım(Bu sıfata da yeni yeni alışıyorum. Artık benim de başım bağlı)  ve ben balık tutmaya karar verdik. (Biz "kendini bilmeyenler" grubundanız galiba) Olta takımlarımızı alır almaz Unkapanı Köprüsü'nde atış talimleri yapmaya başlayacağız. (Pek umudum yok ama rastgele) Sizlere maceralarımızı anlatırım ama bir şartla! Bu bloğa giren herkes bir hobi edinecek. Haydi çalışın çalışın  

Yorum (1) Yorum yaz!

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FEYSBUK REHBERİ

 

 

Efendim, yaklaşık 1 yıldır elimde olmayan teknik aksaklıklar nedeniyle(Yerseniz) yazı yazmıyordum. Bu süre zarfında kendimi pamuk şekeri yere düşmüş, uçan balonu gökyüzüne uçmuş bir çocuk gibi hüzünlü hissettim. Benim meskenim bloglarmış, değerli okuyucularımın, blogcu arkadaşlarımın kalbiymiş meğerse Bunu anlayıp geri dönmem bir yılımı aldı. (Bu 1 yıl zarfında neler oldu neler?! Ne sevinçler, ne mutluluklar yaşadım? Kısmetim açıldı ayol! O da ayrı bir yazı konusu)

 

Neyse bugünkü yazımda bütün dünyayı ve dolayısıyla Türkiye'yi de etkisi altına alan "Facebook" çılgınlığını irdeleyeceğim. Bu konu üzerine bir ahkam da ben kesmezsem hatırım kalır. Araştırmacı gazeteci kimliğimin verdiği alışkanlıkla hemen "Facebook" kelimesinin anlamını incelemekle işe başladım. Kelimenin Grekçe kökenini ele alamadım çünkü İngilizce bir kelime olduğunu farkettim. Redhouse sözcüğüne baktığımda "Facebook" diye birleşik bir kelimeye rastlamadım.(Zaten Redhouse da hangi sözcüğü bulabildim ki şimdiye kadar?) Ayrı ayrı "face" ve "book" kelimeleri var. Bu sözcüklerin anlamlarını birleştirirsek "Yüz kitabı" diye bir anlam elde ediyoruz - ki çok saçma-!

Neyse bu "Yüz kitabı", Harvard Üniversitesi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından 4 Şubat 2004 tarihinde Harvard öğrencileri için kurulmuş. Kurulduğunda adı "The Facebook"muş. (Bence "the" yı kaldırmaları iyi olmuş. Zaten oldum olası nerde ve neden "the" kullanılması gerektiğini öğrenemedim.)

 

NEYE YARAR?

 

Peki "Facebook" nedir gerçekten? Wikipedia'daki tanımıyla; insanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını ve bilgi alış verişini sağlayan bir sosyal ağ web sitesidir. Bu site aracılığıyla üniversite,lise,ortaokul hatta ilkokul arkadaşlarınızı bulabilir, unuttuğunuz, arayıp sormadığınız dostlarınızla yeniden görüşebilirsiniz.(Ben de bütün ilkokul arkadaşlarımı buldum ama hala görüşemedim. Demek ki sadece bulmak yetmiyor!)

Geçmişte doğru dürüst konuşmadığınız arkadaşlarınızla yine konuşamamak, neredeyse 20 yıldır hiç görüşmediğiniz arkadaşlarınızı bulup yine hiç görüşmemek tavsiye edilesi bir durum değil elbette. İnsan kabahati artık kendinde aramaya başlıyor.Arkadaşlarınız her hafta buluşurken siz onlara sanal hediye göndermekle, sanal kartopu fırlatmakla uğraşıp duruyorsunuz.  Bu da hayli iç burkuyor.

 

YARARLI BİŞEY MİDİR?

 

Bu "Kerameti kendinden menkul Facebook niye bu kadar fenomen haline geldi?" diye sorarsanız bence "Ücretsiz olması" büyük bir etken. Ücretsiz olan herşey kabulümüzdür.Bu özelliği bile "Facebook"un her Türk'ün gönlünde yer alması için başlıbaşına bir nedendir. Ücretsiz olması ve içinde bulunan pek çok zamazingo yararlı olduğunu gösterir.  

 

ZAMAZİNGOLARI

 

Kullandığımdan bu yana "Facebook"un pek çok değişik ve yararlı özelliğine şahit oldum. Mesela "poke" denen dürtme işleviyle o anda başka alemlere dalmış olan arkadaşınızı dürtebilir ve kendine getirebilirsiniz. "Böyle yaparak ne elde edebiliriz?" Bilemiyorum. Bu çeşit gıcık hareketler karşı tarafta "Gene poke yapmış şerefsiz", "Poke yapma, pokenin Allah'ını görürsün" şeklinde tepkilere yol açabilir. O nedenle bu özellikle fazla oynamayın neme lazım...

Çeşitli olaylara ve sitelere üye olabilir, düzenlenmek istenilen toplantılara kaydınızı yaptırabilirsiniz. Böylelikle "Bakın ben  neydim ne oldum?" diyerek siyasi görüşlerinizi, hayata bakışınızı eski arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.  Tabi bu aşamada, "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o demek ki", "Ulan hödüktü hödük kalmış", "Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" türünden eleştirileri cesurca göğüsleyebilmeniz gerekebilir. 

"Ne tür bir disneyland kahramanısınız?" tarzı kişilik testleri, sevdiğiniz sinema filmleri, müzikler, tarot falları, allı pullu, yanarlı dönerli hediyeler, oyunlar, ebeleme, elim sende oyunu, kartopu fırlatma,  sıcak patates yollama, nargile yollama, çiküfte gönderme, içki ve yiyecek gönderme, halaya katılma, çiçek gönderme... Ve daha pek çok sayamadığım her biri birbirinden "yararlı" işlevleri mevcut!

 

GÜVENLİ MİDİR?

 

Valla bu konuda hiçbir bilgim yok. Güvenlidir heralde ne biliyim? Ama herkesin gerçek isim ve soyadıyla yer aldığı, ilkokul resimlerini sergilediği bir ortamın en azından samimi olduğunu yadsıyamayız. İlkokul arkadaşınızın sizin en mahrem anılarınızı uluorta sanal aleme dökmesi içten bile değildir. "Ahh bu ne sakardır siz bilmezsiniz. Bir gün okulun bahçesinde koşarken kendi eteğine takılıp düşmüştü hahahahaaha hatırladın mı rezil olmuştun?" tarzı anılara muhatap kalmanız durumunda paniklemeyin. Bu vartayı atlatmanın en iyi yolu,  dimağınızın en uç köşelerinden arkadaşınızla ilgili muzip bir anı çıkarmaktır. 

Herkes patır patır üye olduğuna göre o kadar da korkmaya lüzum yok. Amaaan üye olun gitsin! Sonra başınıza birşey gelirse bana gelmeyin ama Yine de kan davalınız varsa, düşmanlarınız varsa "Facebook" a ev adresinize kadar bütün iletişim bilgilerinizi koymaya gerek yok. Uzmanlar da tavsiye etmiyor.  Sonuçta "Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin"diyen biziz Facebook napsın? 

 

Bizimki de çakma "Facebook" rehberi işte! Bu kadarı yeter size kanımca. Yanlış bilgiler verdiysek, sürçi lisan ettiysek affola...

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

SOBE 2- ÇOCUK HERCAİ’YE ÖĞÜTLER

 

 

 

 

 

                        Hatırlanacağı üzere zuleylacım, beni 4 kez ebelemişti. Ben ise sadece bir ebesini sobeleyebilmiştim. Bugün ikinci ebesini de sobelemek için niyetlendim. Allah utandırmasın.

Efendim konumuz; kişinin kendi çocukluğuna vereceği öğüt/nasihat/tavsiye. Sorumuzun tam şekli şu: “Eğer zamanda yolculuk mümkün olsaydı veya paralel evrenlerden birinde henüz çocukluğunuz yaşanırken oraya geçebilseydiniz, şimdiki aklınızla o yıllara dönüp de ‘küçük siz’le karşılaşsaydınız, ona ne öğüt verir ya da ne tavsiye ederdiniz?”

 

Küçük Hercai’ye vereceğim öğütler bir sürü. Ama bunların hiçbirini tutmayacağını biliyorum. Ne de olsa başına buyruk bir çocuk!

 

1- İİk öğüdüm kimden gelirse gelsin hatta yetişkin Hercai'den bile gelse verilen öğütleri sabırla dinlemesi ve dikkate alması.

2- Fazla yemek yemesin. Abur cubura dadanmasın, sağlıklı beslensin, spor yapsın. Çünkü ileride kilo vermek için çok uğraşacak!

3- Daha çok süt içsin ve basketbol oynasın. Sonra güdük kalacak.

4- Bol bol su içsin.

5- Dişlerini sürekli fırçalasın. Çünkü büyüyünce çürükleri olacak. Dişçi koltuğuna oturup kanal tedavisi ve dolgu yaptırmak zorunda kalacak.

6- Oynayabildiği kadar çok oyun oynasın, çocukluğunu yaşasın. Sonra 20 yaşında salıncaklara, kaydıraklara binmeye çalışacak. 

7- Yaramazlık yapıp anneannesini ve dedesini sakın üzmesin. Onlar onu hep çok sevecek ve koruyacak.

8- Burnuna bir arkadaşının kafası çarpacak. Salıncaktan burnunun üstüne düşecek. Ne yapıp edip bu iki badireyi atlatsın. Çünkü sonradan kemerli burnunu pek sevmeyebilir.

9- Fazla güneşte kalmasın, güneşe de korunmasız çıkmasın. Büyüyünce güneş lekeleri ve çillerle mücadele edecek. Bir de denizden çıktıktan sonra hemen duş alsın. Tuzlu su üstünde kurumasın. Sonradan sevimsiz bir yığın benleri olacak.

10- Kaşlarını çatmasın. Güneş gözlüğü taksın. Alnında çizgiler başladı hafiften.

11- Derslerine sıkı çalışsın. Büyüyünce istediği bölümleri tutturamayabilir. Sonradan üzülmesin.

12- İki üç dil öğrensin. İş başvurularında lazım olacak.

13- 5 yaşında keman çalmaya ya da şarkı söylemeye başlasın. Tarağını mikrofon olarak kullansın, mahalleliye konser versin. Popçu olabilirse yırtar.

14- Kitap okuma alışkanlığı kazansın. Bol bol kitap okusun. Popçu olamazsa ünlü bir yazar olur  belki.

15- Birine sırrını söylemeden önce bir kez daha düşünsün.

16- Birazcık vurdumduymaz olsun. Küçük şeyleri dert etmesin.

17- Yemek yapmayı, dikiş nakışı, ev ekonomisini falan öğrensin. Becerilerini geliştirsin. Sonradan “Sen hiç öküz şeyine kürek tutmadın mı?” gibi laflarla karşılaşıp üzülürse karışmam.

18- Dans etmeyi öğrensin. Kafalarının üzerinde dönen ağabeylerine, ablalarına takılsın biraz. Hiç olmazsa bir iki figür kapar. Sonra düğünlerde zorla oyuna kaldırmaya çalıştıklarında mahcup olmasın.

19- Temiz havayı bol bol içine çeksin. Ağaçlara doya doya baksın. Kışın kar topu oynasın, kızak kaysın. Çileği, elmayı, armutu, domatesi, salatayı koklayarak yesin. Son güzel zamanların tadını çıkarsın. Çünkü o büyüyünce kirlenecek dünya.  Küresel ısınma olacak, kışın kar yağmayacak, havalar sıcak olacak, kuraklık olacak. Sebze ve meyveler tatsız tutsuz, kokusuz, hormonlu olacak.

20- Kendine iyi baksın! Güzel bir haber de vereyim kendisine. 27 yaşına kadar yaşaması garanti. (Hadi gene iyisin!)

 

Yorum (5) Yorum yaz!

SOBE 1- SORULAR VE CEVAPLAR

 

                        “Elektrik bugi ölümüne kankayız” sloganıyla birbirimize sıkıca kenetlendiğimiz reel aynı zamanda da blogcu arkadaşım olan Züleyhacım, gene beni ebeledi. Hem de 4 kez… Ebelemesini sloganımız bile engelleyemediğine göre bana da yazmaktan başka çare kalmıyor. İlk önce bana kolay gelenden başlayıp soruları cevaplayacağım. 

 

1.Daha önce yaşadığınız 3 şehir...

       Yaşadığım şehir İstanbul. Onun dışında ne bir yerde yaşadım ne de yaşatıldım.

 

2. Tatil için gittiğiniz, gördüğünüz, önerdiğiniz 3 yer...

       Bodrum, Kastamonu, Kıbrıs… Epi topu bu kadar yer gördüm. Hepsini öneriyorum.

 

3. Görmek istediğiniz 3 yer...

       Her yeri görmek, dünyayı gezmek isterim. Ama piyangodan para çıkmayacağına, Avrupalı hippyler gibi elimde gitarımla sokaklarda şarkı çalarak para kazanamayacağıma ya da İngilizce öğretmeni olacak kadar iyi İngilizce bilmediğime göre biraz zor gözüküyor. “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş” misali Paris, Barcelona ve Turks&Caocos adalarını( Bu ismi ilk duyduğumda Türklerle ne ilgisi var diye merak etmiştim. Onu araştırmak için gezeceğim. Zaten başımıza ne gelirse meraktan.) görmek isterdim.

 

4. Şu andaki mesleğiniz...

       Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olmaya çalışan bir gazeteciyim.

 

5. Dünyaya yeniden gelseydiniz, hangi mesleği yapmak isterdiniz?

       Gene mi çalışacağız ya?:) Bu sefer kasamayacağım. Meslek olarak yükte hafif, pahada ağır bir şeyler yapmak isterdim. Ama gönlümdeki meslek, turist rehberliği.   

 

6. Asla yapamazdım dediğiniz meslek...

     Atom mühendisi olamazdım sanırım. Ne kapasite var ne de çalışkanlık! ÖSS’de o puanı hayatta tutturamazdım.

 

7. Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri?

     (Öncelikle bu soruyu sorduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Bir aralar “Nereden geldim nerelere gidiyorum? Kimim ben?Niye varım?” falan diye baya kafa yormuştum. Kendime google’da harıl harıl yaşam felsefesi olarak benimseyebileceğim bir söz aramıştım. Demek ki bugünler içinmiş.) Bir atasözümüzü yaşam felsefem olarak benimsedim:

Eşeğini sağlam bağla, sonra Allah’a ısmarla.

 

8. Bir kitaptan alınma, çok sevdiğiniz bir cümle veya paragraf veya bölüm…

     Erkek öyle bir yaratıktır ki, kadın “Boşver ben yaparım” dediği zaman boşverir, kadın yapsın diye bırakır.

Kadın öyle bir yaratıktır ki erkeğe “Boşver ben yaparım” dediğinde erkek boşverince öfkeden çıldırır.

Erkek öyle bir yaratıktır ki, kadın “Boşver ben yaparım” dediğinde boşverince, kadın öfkeden çıldırdığında “Peki ama şimdi niye kızıyorsun?” der.

Kadın öyle bir yaratıktır ki, erkeğe “Boşver ben yaparım” dediğinde, erkek boşverince, öfkeden çıldırdığında, erkek, “Peki ama şimdi niye kızıyorsun?” diye sorunca “Niye kızdığımı anlamıyorsan ben de söylemiyorum işte!” der.

Katherine S.Beamer

 

9. Çok sevdiğiniz bir şiirden parça...

 

ÜSTÜ KALSIN

Ölüyorum Tanrım

Bu da oldu işte

 

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum Tanrım

 

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir

 

Üstü kalsın…

 

Cemal Süreyya

 

Yorum (3) Yorum yaz!